İnsan bazen gecenin sessizliğinde, bazen kalabalığın ortasında kendi içine dönüp şu soruyu soruyor: Ben gerçekten neyim? Sahip olduğumu sandığım bu beden, bu akıl, bu irade, bu hayat gerçekten benim mi; yoksa bana bir süreliğine bırakılmış bir emanet mi? “Her şey Allah’a aitse ben neredeyim?” diye düşününce, insanın zihni bir yandan ürperiyor, bir yandan da hakikate yaklaşmak istiyor. Çünkü bu soru kuru bir felsefe sorusu değil; kulluğumuzu, sorumluluğumuzu, dünyadaki duruşumuzu ve ahiret yolculuğumuzu doğrudan ilgilendiren derin bir arayıştır.
Bu mesele tasavvufun da kelâmın da kalbine dokunan bir mesele. İnsanın başını döndüren tarafı da burada zaten: Bir yandan “Her şey Allah’ındır” deniyor, bir yandan “Sen sorumlusun” deniyor. İlk bakışta çelişki gibi duruyor. Ama aslında çelişki değil; bakış katmanları farklı.
Önce en sağlam yerden başlayalım: Evet, her şey Allah’ındır. Mülk O’nundur. Bedenimiz, aklımız, ömrümüz, malımız, sevdiklerimiz, hatta nefesimiz bile bize ait değildir; emanet olarak verilmiştir. Bu yönüyle “benim” dediğimiz her şey aslında geçici kullanım hakkıdır. Bugün var, yarın yok. Bu hakikati fark eden insanın kibri kırılır. “Ben yaptım, ben oldum, ben sahibim” havası dağılır. Tasavvufun “yokluk” dediği şey çoğu zaman tam burada başlar: Kulun, kendine ait müstakil bir güç ve sahiplik vehminden vazgeçmesi.
Ama buradan “öyleyse ben hiç yokum, yaptıklarımın anlamı yok, sorumluluk da yok” sonucu çıkmaz. Çünkü sen mutlak ve bağımsız bir varlık değilsin, ama Allah’ın yarattığı gerçek bir kulsun. Yani gölge gibi, hayal gibi denilen şey; “hiç yoksun” demek için değil, “kendi başına kaim değilsin” demek içindir. Sen varsın ama varlığın kendinden değil. Kudretin sınırlı, iraden verilmiş, ömrün ödünç, hükmün kayıtlı. İşte kul olmak budur.
Burada çok ince bir çizgi var. “Ben varım” deyip büyüklük taslamak insanı azdırır. “Ben yokum” deyip sorumluluktan kaçmak da insanı bozar. Hakikat, ikisinin ortasında durur: “Ben kulum.” Kul ne ilahtır ne hiçtir. Kul, Rabbi tarafından yaratılmış, muhatap alınmış, sorumlu tutulmuş, değer verilmiş bir varlıktır. Secde etmesi istenir ama aşağılanmak için değil; hakikati bulması için. Sorumlu tutulur ama zulüm için değil; adalet için. Hesaba çekilir ama başıboş olmadığı için.
Kur’an’ın ana çizgisi de budur: İnsan başıboş bırakılmış değildir. İnsana akıl, vicdan, irade ve tercih alanı verilmiştir. Tam da bu yüzden imtihan vardır. Eğer gerçekten hiçbir hükmü olmayan, iradesi bulunmayan, tamamen hayal bir varlık olsaydık; emir, yasak, sevap, günah, tövbe, cennet ve cehennem anlamsız olurdu. Demek ki kulun bir cüz’i iradesi, bir tercihi, bir yönelişi var. Büyük kudret Allah’a ait; fakat kulun yönelişi de hesaba konu oluyor.
Tasavvufta geçen “fenâ”, “hiçlik”, “yokluk” gibi ifadeleri de bu dengeyle anlamak gerekir. Bunlar şeriatı iptal etmek için söylenmiş sözler değildir. Bunlar nefsin gururunu kırmak, kulun haddini bilmesini sağlamak içindir. Gerçek arif, “ben yokum” deyip namazı bırakmaz; tam tersine daha derin bir kullukla yaşar. “Her şey Allah’ın” diyen biri emanete daha dikkatli olur, harama daha çok sakınır, kul hakkından daha çok korkar. Çünkü bilir ki sahip değil emanetçidir.
Şunu da net söylemek lazım: “Madem dünyada aslında yokuz, o halde yaptıklarımızın önemi yok” düşüncesi manevi bir sözün yanlış kullanımıdır. Bu, hakikat değil, nefsin kendine kaçış yolu olabilir. İnsan bazen sorumluluktan yorulunca felsefeye sığınır. “Ben kimim ki?” der, ama aslında demek istediği bazen “Bari üzerimden yük kalksın” olur. Oysa Allah kulunu yük altında ezmek için değil, istikamet vermek için sorumlu kılar.
Peki nereye kadar sorumluyuz? Gücümüzün yettiği yere kadar. Bilerek yaptığımız tercihlerden, ihmallerimizden, zulmümüzden, harama yönelişimizden, emaneti kötü kullanışımızdan sorumluyuz. Elimizde olmayan şeylerden değil. Kalbe gelen her vesveseden değil, onu besleyip eyleme çevirmekten sorumluyuz. Her şeyden değil, bize verilen alan içinde yaptığımız tercihlerden sorumluyuz. Yani insan mutlak fail değildir ama tamamen mecbur da değildir. Ne cebir vardır ne sınırsız özgürlük. Kul, verilmiş alan içinde imtihandadır.
İmtihan dünyasında nasıl hareket etmeliyiz sorusunun cevabı da burada açılıyor. Önce haddimizi bilerek. “Ben malik değilim, emanetçiyim” diyerek. Sonra da vazifemizi bilerek. Namaz, helal-haram, kul hakkı, adalet, merhamet, iffet, doğruluk, sabır, şükür… Bunlar teorik süsler değil, kulluğun yol haritasıdır. Tasavvufun özü de budur zaten: Şeriatsız hakikat olmaz. Allah’a yakınlık iddiası, emirlerine bağlılıkla doğrulanır. Dil “hiçim” derken hayat “ben istediğimi yaparım” diyorsa orada bir kırılma vardır.
Sınırımız nedir? Sınırımız kulluktur. Allah’ın helal dediğini helal, haram dediğini haram bilmek; kendimizi merkeze koymamak; insanlara zulmetmemek; nefsimizi ilahlaştırmamak; ibadeti ihmal etmemek; tevbe kapısını kapatmamak. Bir insan “Ben yokum” diyorsa, bu onu daha alçakgönüllü, daha dikkatli, daha edepli yapmalı. Yok eğer onu umursamaz, dağınık, ölçüsüz ve sorumsuz yapıyorsa o söz hakikat değil, yanlış yorumdur.
İnsan olarak biz neyiz? Topraktan yaratılmış, ruhtan nasip verilmiş, aciz ama kıymetli, sınırlı ama muhatap alınmış, fanî ama ebedi yolculuğa aday kullarız. Ne bir hiçiz ne de her şey. Her şey Allah’tır demek başka, Allah ile kul arasındaki farkı kaldırmak başkadır. İnancın selameti için bu ayrım çok önemlidir. Allah Hâlik’tir, biz mahlûkuz. O Rab’dir, biz kuluz. O mutlak varlıktır, biz verilmiş varlığa sahibiz. İşte denge burada.
Bu hakikati kalbe yerleştirmenin en güzel meyvesi şudur: İnsan ne gurura düşer ne de değersizlik çukuruna. “Ben çok büyük biriyim” demez. “Ben tamamen önemsizim” de demez. “Rabbimin kuluyum” der. Bu söz hem insanı yere indirir hem ayağa kaldırır. Hem terbiye eder hem huzur verir.
Dünyada nasıl davranmalı? Emanet bilinciyle, ölçüyle, ibadetle, tevazuyla, uyanıklıkla. Ne dünyayı mutlaklaştırmalı ne dünyayı boş vermeli. Ne kendini ilahlaştırmalı ne kendini inkâr etmeli. Kul olarak yaşamalı. Çünkü mesele “var mıyım yok muyum?” sorusundan biraz daha derindir; mesele “Kimin kuluyum ve bu kulluğu nasıl taşıyorum?” sorusudur.
Son söz şu olsun: Kendi varlığını put yapan da kaybeder, kendini sorumsuz bir hayale çeviren de; çünkü kul için asıl denge, ne kendini mutlak görmekte ne de kendini inkâr etmekte, Allah’ın huzurunda yerini bilmektedir.
Rafet ÇAĞLAR