Ben de yaşamayı severim. Öyle büyük cümlelerin içine saklanmış, ulaşılması zor bir yaşamdan söz etmiyorum. Sabahın serinliğini hissetmekten, bir kahvenin kokusunda kendime gelmekten, sokakta yürürken insanların yüzlerini izlemekten, sevdiğim bir şarkının içimde açtığı yoldan, ansızın gelen bir fikrin peşine düşmekten söz ediyorum. Yaşamak, sadece hayatta kalmak değildir; insanın kendi varlığını fark ederek günün içinde yer almasıdır.

Bu yüzden çok uyumak bana her zaman biraz düşündürücü gelmiştir. Elbette uyku bir ihtiyaçtır. Bedenin dinlenmeye, zihnin toparlanmaya, insanın kendine yeniden dönmeye ihtiyacı vardır. Uykusuzluğu bir başarı gibi göstermek de doğru değildir. Yorgun bir insan hayata daha derin bakamaz; aksine çoğu zaman gördüğünü bile tam göremez. Fakat burada mesele uykunun kendisi değil, ölçüsüzlüğüdür. Dinlenmek başka, hayatın büyük bir bölümünü fark etmeden tüketmek başkadır.
Çünkü fazla uyku bazen yalnızca yatakta geçirilen saatler değildir. Ertelenen bir yürüyüştür. Okunmamış bir kitaptır. Aranmamış bir dosttur. Başlanmamış bir iştir. İçinden geçip giden ama farkına varılmamış bir sabahtır. İnsan bazen “biraz daha” diyerek yalnızca uykuyu uzatmaz; kendi hayatına katılma ihtimalini de erteler.
Yaşamayı seven insan, zamanla daha hassas bir ilişki kurar. Saatlerin sadece akıp giden şeyler olmadığını, her birinin bir imkân taşıdığını bilir. Bir günün içinde insan kendini değiştirebilir, bir fikri büyütebilir, bir ilişkiyi onarabilir, yeni bir yol açabilir. Bazen küçük bir karar, bütün bir ömrün yönünü sessizce değiştirir. Ama bunun için insanın uyanık olması gerekir; sadece gözleriyle değil, zihniyle, dikkatiyle, merakıyla uyanık olması gerekir.
Ben daha az uyumayı, hayata daha fazla yer açmak için tercih ederim. Daha fazla görmek, daha fazla düşünmek, daha fazla üretmek, daha fazla hissetmek için. Çünkü insanın sahip olduğu en değerli şeylerden biri zamandır ve zaman, fark edilmeden harcandığında geri dönüp hesap soran en sessiz kayıptır.
Elbette mesele birkaç saat fazla uyanık kalmakla sınırlı değildir. Bazı insanlar az uyur ama gününü bomboş geçirir. Bazıları çok hareket eder ama hiçbir şeye gerçekten temas etmez. O yüzden asıl mesele uykunun süresinden çok, uyanık kalınan zamanın niteliğidir. İnsan o zamanı neyle dolduruyor? Kendine mi yaklaşıyor, kendinden mi kaçıyor? Hayatın içinde mi duruyor, yoksa sadece günleri mi tüketiyor?
Bana göre çok uyumak, ihtiyaç sınırını aştığında, insanın yaşamla arasına çektiği yumuşak bir perdedir. Rahat görünür, ama bazen insanı hayattan uzaklaştırır. Oysa hayat, biz onu erteledikçe bekleyen bir şey değildir. Sabahlar geçer, insanlar değişir, fırsatlar susar, duygular eskir. Bir gün dönüp baktığımızda en çok da yaşayabileceğimiz hâlde yaşamadığımız anlara üzülürüz.
Ben yaşamayı severim. Bu yüzden zamanımı uykuya teslim etmek yerine, uykudan aldığım gücü hayata katmak isterim. Daha çok bilmek, daha çok anlamak, daha çok denemek, daha çok yanılmak, daha çok öğrenmek isterim. Çünkü insan, ancak hayatın içine karıştığında kendini tanır. Yatakta geçen uzun saatler bazen bedeni dinlendirir; ama insanı kendine götüren yollar çoğu zaman uyanıkken açılır.
Belki de mesele şudur: Hayatı sevdiğini söylemek kolaydır; zor olan, ona yer açmaktır. Günün en güzel saatlerini fark etmek, zihnin en canlı hâlini boşa harcamamak, kendi varlığını ertelememektir. İnsan yaşamak istiyorsa sadece nefes almamalı; zamanının içinde bilinçli bir iz bırakmalıdır.
Benim için az uyumak, kendime karşı bir sertlik değil; hayata karşı duyduğum iştahın bir sonucudur. Çünkü bu dünyada görülecek çok şey, düşünülecek çok mesele, kurulacak çok cümle, dokunulacak çok hayat var. Ve insan bazen gerçekten yaşamaya, gözlerini biraz daha erken açtığında başlar.
İnsan, ömrünü uzatamaz belki; ama uyanık kaldığı anlara anlam katarak yaşamını derinleştirebilir. Rafet Çağlar