“Hatalı olduğunu anlamak ve özür dilemek, sadece beynini kullanabilen insanlara özgüdür” cümlesi Freud’a atfedilir. Atfın kesinliğinden bağımsız olarak, özür dilemek meselesi bugün bizim için hâlâ öğretici. Çünkü özür dilemek, bir kusuru itiraf etmekten fazlasıdır; düşünmeyi, kendini gözlemlemeyi ve sorumluluk almayı gerektirir. Özür dilemek zayıflığın değil, aklın ve olgunluğun işaretidir.
Günlük hayatta basit örnekleri var. Trafikte sinyal vermeden şerit değiştirip sonra camdan bağırmak… Apartmanda gece vakti yüksek sesle konuşup sabah asansörde başını eğmek yerine görmezden gelmek… İş yerinde toplantıya geç kalıp “trafik vardı” bahanesine sığınmak… Bunların her biri, içten bir “Özür dilerim; rahatsızlık verdim” cümlesini kuramadığımız için büyüyen küçük kusurlar. Oysa dürüst bir özür, gerilimi dakikalar içinde çözer; güveni, bazen yıllarca taşınacak bir sızıdan kurtarır.
Özür dilemek neden zor peki? Çoğu zaman “itibar kaybederim” korkusu baskındır. Bir kısmı da alışkanlık: Çocukken hatayı saklamanın “azarı” azaltacağına inandıysak, yetişkinken de suçu koşullara yüklemeye devam ederiz. Oysa itibar, hiç hata yapmamakla değil, hatayı fark edip telafi etmekle kalıcı olur. İnsanların aklında en çok kalan, hatasız geçen günler değil, hatadan sonra nasıl davrandığımızdır.
Özür, bahane değildir. “Eğer kırdıysam özür dilerim” türü cümleler, sorumluluğu muğlaklaştırır. Netlik gerekir: “Şunu yaptım; şu etkiyi doğurdu; böyle telafi edeceğim.” Kısa, açık ve eylem içeren üç adım. Hatalı davranışı adlandırmak, etkisini kabul etmek ve somut bir düzeltme planı sunmak. “Ama” bağlacı çıkınca özrün gücü düşer; “özür dilerim ama…” cümlesi aslında “özür dilemiyorum”a döner.
Ailede, özellikle ebeveyn-çocuk ilişkisinde özrün kıymeti katlanır. Çocuğuna “Az önce sesimi yükseltmem yanlıştı; seni korkuttum; bundan sonra gerildiğimde konuşmaya ara vereceğim” diyebilen bir ebeveyn, çocuğa iki hediye verir: Birincisi güven; ikincisi, kendi hatasını görebilen bir yetişkin olma modeli. Okullarda değerler eğitimine en çok katkı sağlayan metinler değil; yetişkinlerin sergilediği bu kısa, net ve samimi özürlerdir.
İş yaşamında da durum aynı. Hata kültürü olmayan kurumlarda insanlar kusurlarını saklar, raporlar güzelleştirilir, gerçek geç gelir. Sonra “bizi kim yanılttı?” diye suçlu arama seansları başlar. Hata kültürü olan kurumlarda ise özür, süreç iyileştirmenin kapısıdır. Toplantılarda “Bu karar bendendi, beklediğimiz sonucu üretmedi; şu iki adımı değiştiriyorum” diyen bir yönetici, ekipte cesaret ve öğrenme alanı açar. Liderliğin ölçüsü, hiç yanılmamak değil; yanıldığında şeffaf ve hızlı biçimde düzeltmektir.
Kamusal tartışmalarımızda da özür, tabuyu kıracak bir olgunluk eşiğidir. “Geri adım attı” diye yaftalamak, geri beslemeyi susturur. Oysa düşüncenin en verimli hâli, kendi kendini güncelleyebildiğinde ortaya çıkar. Bir görüşü yeniden değerlendirmek, aklın geri çekilmesi değil, ileri hamlesidir. İnandığımız fikri savunmak kadar, yeni bilgiyle onu revize edebilmek de erdemdir.
Sosyal medyada sık gördüğümüz “üzgünüz, yanlış anlaşıldı” kalıbı da bir kaçıştır. “Yanlış anlaşıldı” demek, “biz doğruyduk” demektir; sorumluluğu muhataba yükler. Oysa iyi bir özürde odağı kendimize çeviririz: “Şu ifadeyi kullandım; şu kişileri incittim; metni revize ettim ve yayından kaldırdım.” Telafi, özrün ikinci adıdır; eylem yoksa, özür eksiktir.
Kültürümüzün güçlü yanları var: Misafirperverlik, dayanışma, vefa… Ama “ayıp olur” kaygısı bazen bizi yüzleşmekten alıkoyuyor. Ayıp, çoğu zaman özürle gider; saklamakla büyür. Mahallede, işte, ailede küçük özürler büyük onarımlar yapar. Bir komşuya “Dün gece gürültü yaptık, kusura bakmayın; bundan sonra dikkat edeceğiz” demek, site yönetmeliğinden daha etkili bir düzen sağlar.
Kendimize karşı da özre ihtiyacımız var. İnsanız; acele eder, kırar, yanılırız. İç sesimize “Hata yaptım; bundan ne öğrendim?” diyebilmek, suçlulukla kendini dövmekten daha şifalıdır. Kendine özür dileyebilen biri başkasından da özür diler; çünkü insan olmanın kusurlarla yürüyen bir süreç olduğunu kabul etmiştir.
Özür, bizi küçültmez; kalbimizi ve aklımızı büyütür. Özrü çoğalttıkça güven artar, güven oldukça hata cesaretle konuşulabilir, konuşuldukça toplum daha sağlıklı kararlar alır. Belki tam da bu yüzden, özür dilemek sadece beynini değil, yüreğini de kullanabilen insanların işidir. Bugün bir yerden başlayalım; küçük bir özür, büyük bir hayat kolaylığıdır.