Blog

Biliyor musun?

Aşağı kaydırın
Rafet ÇAĞLAR
Rafet ÇAĞLAR
Yazmak
  • Şehir:
    İstanbul | Ankara
  • Mobil:
    0552 224 55 00

4 Şubat 2026

19:19

Rafet ÇAĞLAR

Bildiğini sanmak bazen insanın üstüne giydiği en şık ceket gibi duruyor; omuzları dikleştiriyor, sesi netleştiriyor, cümleleri hızlandırıyor. Sabah kalabalığında, asansörde, toplantı girişinde, marketteki kasa kuyruğunda… “Ben biliyorum” diye başlayan bir hava o kadar tanıdık ki, çoğu zaman kimse fark etmiyor: O hava, bilgi değil; emin olmanın sarhoşluğu.

Yakın tarihlerde bir ofis koridorunda, iki kişi arasında kısa bir konuşmaya denk geldim. Birisi yeni bir sistemi anlatıyordu; karşısındaki ise daha ilk cümlede gülümsedi: “Onu biz yıllar önce denedik, çalışmaz.” Bu kadar. Ne “hangi koşullarda denediniz?”, ne “o zamanki problem neydi?”, ne “şimdi ne değişti?”…
Cümle bittiğinde konu da bitmiş sayıldı. Çünkü bilmek iddiası, konuşmayı çoğu zaman bir sonuca değil, bir kapanışa götürüyor. Kapı kapanıyor; içeride soru kalmıyor.

O an aklıma Lao Tzu’nun sert ama sarsıcı uyarısı gelmişti: “Bildiğini zannetmek bir hastalıktır. Önce hasta olduğunu fark et.” Bu sözün tokadı, kimseyi hedef almıyor gibi görünür; ama hedefi kaçırmaz. Çünkü “hastalık” dediği şey bir başkasının kusuru değil, insanın içine yerleşen bir alışkanlık: Bilmediğini kabul etmeyi utanç sanmak. Soru sormayı zayıflık zannetmek. “Ben bilmiyorum” demeyi itibar kaybı görmek.

Bu alışkanlık, en çok da iyi niyetli insanlarda tehlikeli oluyor. Çünkü kötü niyetli olan zaten tartışmanın peşinde değildir; ama iyi niyetli olup da kendini yanılmaz sayan kişi, başkalarının düşünme alanını daraltır. Bir fikir gelir, “olmaz” der; bir öneri gelir, “gereksiz” der; bir tecrübe anlatılır, “ben onu bilirim” der. Böylece ortada bilgi varmış gibi görünür; ama öğrenme yoktur. Bilgi, öğrenme olmazsa, çoğu zaman sadece duvardaki bir süstür.

Bir gün, eski bir sahafın önünde durdum. Rafların arasında, neredeyse her sayfası notlarla dolu bir kitap gördüm. Sahaf, kitabı gösterirken şöyle dedi: “Bakın, bunu okuyan kişi çok şey biliyormuş; ama daha çok soru sormuş.” Sonra durdu, bir cümle daha ekledi: “İnsanın kendini bilmesi, bildiklerinden daha kıymetli.” Bu cümle, beni Yunus Emre’ye götürdü. Yunus, yüzyıllar önce ilmin çekirdeğini tek bir yere bağlamıştı: “İlim ilim bilmektir… İlim kendin bilmektir.” Onun derdi, insanın diploma biriktirmesi değil; içindeki gururu tanımasıydı. Çünkü asıl tehlike, bilgisizlik değil; “bilmediğini bilmemek”tir.

Bizde bu duygu, bir atasözü gibi dolaşır: “Bilmeyen bilmediğini bilmez.” Ne kadar kısa, ne kadar net… İnsanın kulağına değil, zihninin kör noktasına söylenmiş bir cümle. Çünkü insan çoğu zaman bilmediğini bilmediği için rahat eder. O rahatlık, kendine güven diye sunulur. Oysa bazen özgüven değil, özgüvensizliğin üstüne çekilmiş bir perdedir: “Sorarsam eksik görünürüm.” “Düşünürsem kararsız görünürüm.” “Yanılırsam küçülürüm.”

Halbuki yanılmak küçültmez; yanılmayı inkâr etmek küçültür. İnsan hatasını kabul ettiğinde bir şey kaybetmez; hatta çoğu kez kazanır: Saygınlık, güven, olgunluk… Biz bunu çocukken bile biliriz. Bir çocuk “ben yapmadım” diye direndiğinde mesele büyür; “evet, ben yaptım” dediğinde mesele çözülür. Fakat büyüdükçe, tuhaf bir şey olur: “Bilmiyorum” demeyi çocukça saymaya başlarız; oysa olgunluk tam da orada başlar.

Medrese geleneğinde âlimlerin sıkça tekrarladığı bir söz vardır: “Lâ edrî” yani “bilmiyorum”, ilmin yarısıdır. Bu ifade bir keramet gibi dolaşır; aslında çok pratik bir disiplin önerir. “Bilmiyorum” diyebilen, zihninde boş bir alan açar. O boşluk utanılacak bir boşluk değildir; öğrenmenin gireceği kapıdır. Zihin, “ben biliyorum” diye dolduğunda, yeni bilgi içeri sızamaz. Tıpkı ağzı tıka basa dolu bir bardağa su dökmenin taşırmaktan başka işe yaramaması gibi.

İşte bu yüzden, “hep ben biliyorum” tavrının en büyük bedeli, başkasını kırmak değil yalnızca; insanın kendi gelişimini durdurmasıdır. Çünkü her “ben biliyorum” cümlesi, bir ihtimali daha boğar: “Acaba?” sorusunu. O soruyu kaybedince, insanın ufku daralır. Ufku daralan insan, başkalarının ufkunu da daraltır. Böylece bir ekipte, bir ailede, bir dost meclisinde asıl kayıp şudur: Ortak akıl.

Bunu en iyi, sessiz kalanların yüzünden anlarız. Bir toplantıda herkes konuşur, biri susar. Susan kişi çoğu zaman çekingen değildir; sadece konuşmanın işe yaramadığı bir iklimi sezmiştir. Çünkü bazı iklimlerde, soru sormak “itiraz” sayılır; farklı düşünmek “saygısızlık” diye yaftalanır; “emin değilim” demek “yetersizlik” etiketi yer. Böyle bir yerde, bilgi üretilmez; sadece pozisyon korunur.

Oysa insanın kendini korumaya değil, kendini geliştirmeye ihtiyacı var. Bunun yolu da büyük cümlelerden önce küçük bir duruştan geçiyor: “Belki yanılıyorum.” “Bunu hangi veriye dayanarak söylüyorum?” “Karşı tarafın haklı olabileceği bir alan var mı?” Bu üç soruyu, kimseye sormadan önce kendine sormak bile çoğu zaman yeter. Çünkü mesele başkasını susturmak değil; kendi zihnindeki gürültüyü azaltmak.

Lao Tzu’nun “hastalık” dediği şeyin en sinsi yanı şu: İnsan kendinde gördüğünü zannettiği bilginin, aslında bir alışkanlık olduğunun farkına varmaz. “Ben böyleyim” der, oysa “ben böyle alıştım” demesi gerekir. “Ben gerçekçiyim” der, oysa bazen “ben kuşkucu ve kapalıyım” demesi gerekir. “Ben netim” der, oysa bazen “ben aceleciyim” demesi gerekir. Duygu değişince kelimeler de değişir; kelimeler değişince insan da değişir.

Bana sorarsanız, bilgelik gösterişli değildir. Bilgelik çoğu zaman alçak sesle konuşur. Hatta bazen susar. Fakat suskunluğun içinde bir kibir değil, bir incelik vardır: “Dinleyeyim.” “Anlayayım.” “Eksik parçayı göreyim.” Yunus Emre’nin “kendini bil” çağrısı da tam buraya düşer. Kendini bilmek, başkalarının bilgisini küçümsememektir. Kendini bilmek, kendi cehaletini inkâr etmemektir. Kendini bilmek, kendi kesinliğini sorgulayabilmektir.

Belki de bu yüzden, bir insanı en doğru tanıtan cümle “çok şey biliyorum” değildir; “bilmiyorum demekten utanmam” cümlesidir. Çünkü o cümle, insanın zihninde kapalı kapı bırakmadığını gösterir. Kapalı kapı olmayan yerde merak dolaşır; merakın dolaştığı yerde öğrenme olur; öğrenmenin olduğu yerde kibir barınamaz.

  • Bildiğimizden emin olduğumuz tek şeyi seçip bir kez daha kontrol etmeye cesaretimiz var mı?
  • Bugün en çok “emin” olduğumuz fikri, bir dakika boyunca “ya değilse?” diye tartmayı dener miyiz?
  • En sağlam sandığımız hükmün altına küçük bir soru işareti koyarsak, neleri fark ederiz?
  • Hep “ben biliyorum” dediğimiz yer, aslında öğrenmeyi en çok ertelediğimiz yer olabilir mi?
  • Bir cümlelik cesaret: “Belki yanılıyorum” diyebildiğimiz gün, düşünce gerçekten başlar mı?
  • İtiraz etmeyi değil, anlamayı seçtiğimiz ilk an… acaba hangi kapı açılır?
  • Bugün kendimize tek bir sınav yapalım: En sevdiğimiz kesinliği, bir soruyla delip geçebilecek miyiz?
BU YAZIYI DİNLE
İnsan içinde yayınlandı.Etiketler:
© 2025 Rafet ÇAĞLAR
Email: posta@rafetcaglar.com.tr
Bana yazın

    * I promise the confidentiality of your personal information